Arama:

Bugün tedavülde bulunan kağıt para dinen para sayılır mı?

22 May 2008

İslâm iktisadına göre ekonomik değeri olan şeyler dört çeşittir.

a) Altın ve gümüşten basılan paralar. Bunlar yalnız satış bedeli olur.

b) Hem satış bedeli, hem de satılan mal olabilenler. Misli mallar bu gruba girer. Buğday, arpa, pirinç, demir, çimento gibi hacim veya ağırlık ölçüsü ile alınıp satılan standart şeyler bu niteliktedir.

c) Elbise, hayvan, arsa, ev, daire, dükkân gibi kıyemî olan şeyler. Bunlar yalnız satılan mal olabilir. Standart olmadıkları için zimmet borcu yapılamazlar. Bu yüzden satış bedeli olarak belirlenmeye de elverişli değildirler.

d) Temelde satış bedeli olmadığı halde devlet veya toplum tarafından kendisine verilen değer sebebiyle satış bedeli (semen) olarak kabul edilen şeyler. Bunların değeri itibaridir. Fels ve kağıt para bu niteliktedir.

Hz. Peygamber döneminde, hicazda yalnız altın veya gümüş para kullanılıyordu. Altının birimi dinar (yaklaşık 4 gr.), gümüşün ise dirhem (2.8 gr) idi. Emevîler (661-750 M.) döneminden itibaren, küçük alış-verişlerde kullanılmak üzere, piyasanın ufaklık para ihtiyacı için, fels adı verilen bakır, nikel, kalay karışımı madeni paralar yayılmaya başladı. Altın ve gümüş para, gerçek maden değeri ile piyasada dolaşırken, madeni paralar itibarî değerle işlem görür oldu. Bu yüzden Ebu Yusuf, bu paraları o bölgedeki altın veya gümüş paraya endeksleyerek, değer kaybının faiz olmayacağını söylemiştir.

Kağıt paranın tarihi çok eskilere dayanır. Avusturyalı iktisatçı Dobretsberger Mısır’da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedavül edildiğinin belirlendiğini söyler. Bu ülkede halk elindeki altın, mücevherat ve zahireyi saklanmak üzere devlet hazine ve depolarına teslim eder, buna karşılık kendisine emanet bıraktığı şeylerin değerini bildiren bir makbuz verilirdi. Ticaretle uğraşanlar bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyordu. Hatta belgeler Fenike ve Mezopotamya’da da dolaşıyordu..( Feridun Ergin, İktisat, s. 569) Bu uygulama Kur’an-ı Kerim’de Yusuf suresinde açıklanan Hz. Yusuf’un, devletin hazine ve ekonomik işlerini üstlendiği devreye rastlar. Yusuf (a.s) yedi bolluk yıllarında halkın elindeki fazla ürünleri depolamış kıtlık yıllarının sıkıntısı bu şekilde atlatılmıştır.( bk. Yûsuf, 12/47 vd) Arkasında mislî (standart) mallar bulunan makbuzlar da temsilî para olmalıdır.

Kağıt paranın yaygınlaşması XVII. yüzyılda İngiltere ve İsveç’teki uygulamalarla olmuştur. Halk elindeki altın ve kıymetli eşyayı devlet depolarına ve daha sonra sarraflara vermeye başlamış, sarrafların emanet bırakanlara verdiği “golds-mith’s notes” denilen makbuzlar para yerine kullanılmıştır.( Ergin, age, 560, 670)

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın ikinci yarısında, bir altın lira (yaklaşık 7 gr.) yüz kuruş itibar edilerek kağıt para “kâime” basıldı. Ancak kısa sürede kâime altın karşısında değer kaybetmeye başlayınca borçlular gerek devlete, gerekse şahıslara olan borçlarını altın yerine, bu kâime ile ödemeyi tercih etmeye başladılar. Bunun üzerine fetva ve kararnâmelerde, borç altın lirayla ödenecekse tam miktarınca, kâime ile ödenecekse, o günün altın kuru üzerinden ödenmesi istenmiştir.( bk. Abdülaziz Bayındır, “Paranın Değer Kaybetmesiyle Ortaya Çıkan Problemler ve İslâm Hukukuna Göre Çözüm Yolları”, İstanbul 1983, s. 27 vd; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, s. 41-43) Burada kâimelerin altın lira karşısındaki değer kaybından doğan fark, faiz sayılmamıştır.

Başlangıçta üzerinde temsil ettiği altın miktarı yazılı bulunan kağıt paraya, altın hükümlerini uygulamakta açıklık vardı. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kağıt paranın altınla bağı koparılmış ve merkez bankalarında tonlarca altının bloke edilmesine gerek olmadığı, çünkü kağıt paranın değerini devletin ekonomik gücünden aldığı esası kabul edilmiştir. Enflasyon endekslerinin sağlıklı olmaması, bölgeden bölgeye hatta şehirden şehre değişiklik göstermesi sebebiyle, kağıt para için belirsizlik dönemi başladı.

Ebu Yusuf’a (ö.182/798) göre piyasada gerçek değeri dışında itibarî bir değer kazanan paralarla (fels) yapılan borçlanmalarda, borç ödenirken, paranın değerinde meydana gelen düşme veya yükselmenin (enflasyon ve deflasyonun) dikkate alınması gerekir. Bu fark, ödünç para borcunda “teslim tarihi”, alış-verişten doğan borçta ise, “malın satım tarihi” esas alınarak “istikrarlı bir para” ya endeksleme yoluyla hesaplanır. Ebû Yûsuf kendi döneminde istikrarlı bulduğu gümüş parayı (dirhem) baz almıştır. Günümüzde gümüş önemli ölçüde değer kaybına uğradığı için, endekslemede altın çeşidi baz olarak alınmalıdır. Bu konuyu iyi anlayan İslam hukukçu ve iktisatçılarını ortak bir görüşe ulaştırmasını Cenab-ı Hak’tan dileriz.

Allah’a hamd ve Hz. Muhammed’e salât ve selâm ile sözlerimiz burada tamamlandı. Biz olanca dikkat ve mesaimizi sarfederek Allah ve Rasûlü’nün ibadetlerle ve toplumun sürekli ihtiyaç duyduğu günlük çeşitli meselelerle ilgili hükümlerini tespit etmeye çalıştık. En doğrusunu ve en güzelini yüce Allah bilir.

Altın, gümüş veya döviz satışında (sarf) uyulması gereken özel şartlar var mıdır?

22 May 2008

Sarf sözlükte, parayı bozdurmak, harcamak, çevirmek demektir. Bir fıkıh terimi olarak; altın, gümüş veya diğer nakit paraların kendi cinsiyle veya başka para cinsleriyle değişimini ifade eder. Fıkıh kaynaklarında büyû’ (alış-veriş) konusu ile sarf konusu ayrı başlıklar altında yer alır. Bunun nedeni şudur. Alış verişlerde vade, selem, seçim hakkı gibi geniş bir serbest alan olduğu halde, sarf akdinde iki bedelin peşin ödenmesi, araya vadenin girmemesi şartı aranır.

Hadiste şöyle buyurulur: “Altın ve gümüşten peşin olmayanı peşin karşılığında satmayınız.”( Buhârî, Büyû’, 78; Müslim, Müsâkât, 81, 83; Tirmizî, Büyû’, 24) Buna göre, altın, gümüş veya para mübadelesinde, taraflar meclisten ayrılmadan önce, iki bedelin de teslim edilmesi gerekir. Aksi halde vadeye dayalı “nesîe ribası” meydana gelir. Nitekim Hz. Ömer döneminde, Mâlik İbn Evs (r.a) yüz dinar altın parayı, gümüş paraya çevirmek üzere Talha İbn Ubeydillah (r.a) ile pazarlık yapmıştı. Altın paraları teslim alan Talha, bedeli olan gümüş paraları, adamı dışardan gelince vereceğini söyledi. Pazarlığı izleyen Hz. Ömer müdahale ederek, eve girip çıkıncaya kadar bile olsa birbirinizden ayrılmayın, çünkü Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu, diyerek aşağıdaki altı madde hadisini nakletmiştir: “Altını altınla, gümüşü gümüşle… peşin misli misline mübadele edin. Cinsler farklı olunca, peşin olmak şartıyla dilediğiniz gibi satış yapınız.”( Buhârî, Büyû’, 76)

Cinsler bir olunca miktarların da aynı olması gerekir. Nitekim sahabîlerden birisi, Hayber fethi sonrasında, altın parayla, altın işlemeli bir gerdanlık satın almak istemişti. Hz. Peygamber gerdanlıktaki altınların çıkarılmasını ve aynı miktardaki altın para ile satılmasını, geri kalan kısmına da değer konularak satılmasını istemiştir.( Müslim, Müsâkât, 17)

Buna göre, bir sarraf eski altını satarak bunun yerine yeni altın satın almak isteyen müşteriden, öncelikle eski altını para karşılığını hesaplayarak satın alır, daha sonra bu para ile yeni altından tutarı kadar verir. Aksi halde aynı cins altını fazlalıklı mübadele faiz olur.

Döviz cinsleri de dahil olmak üzere, piyasada her para birimi, kendi içinde bir cins oluşturur. Bütün paralar, kendi içinde bir cins sayılır ve birbiri ile ancak peşin olarak mübadele edilebilir. Çünkü bu tür işlemleri faizli olmaktan çıkaran en önemli kriter, bedellerden herhangi birinin vadeye bağlanmamasıdır. Buna göre Türk lirası, dolar, mark ve euro gibi farklı cinsten paralar birbiriyle günün rayiç kuru üzerinden ve peşin olarak mübadele edilir.

Borsa ve hisse senedi alım satımı caiz midir?

22 May 2008

Borsa, “devletin kurduğu ve denetlediği, özel hukuk kuralları içinde çalışan, tarafların bir araya gelip ticarî değere sahip malların alım satımını yaptıkları, devamlılığı bulunan pazar yeri” olarak tanımlanır. Borsa önceleri ticaret ve sanayi borsaları, tarım ürünleri borsası, altın borsası şeklinde doğup gelişmiş, günümüzde ise hisse senetlerinin, tahvil, hazine bonosu ve kambiyo belgeleri gibi kıymetli evrakın alınıp satıldığı “menkul kıymetler borsası” ön plana çıkmıştır.

Tahvil ve hazine bonosu gibi faizli borç senetlerini ister kamu, ister kişi veya şirketler çıkarsın, bunlar faizle borç alıp verme niteliğinde olduğu için caiz görülemez. Dövize endeksli tahviller ve borç senetleri için de durum böyledir.

Şirket hisse senetlerinin alım satımına gelince, bunların durumunu temsil ettiği şirketin mal varlığına göre değerlendirmek gerekir. Kısaca şirketin faaliyeti, üretimi ve ticareti meşru ise, bir mü’min buna ortak olabilir. Bu da günümüzde hisse senedine sahip olmakla gerçekleşmektedir.

Ancak günümüz anonim şirket anlayışında, hisse senetlerinin değeri konusunda, temsil ettiği mal varlığından kopuk bir biçimde, borsada kişi ve aracı kuruluşların arz ve talep dengesini bozarak, borsa fiyatlarını etkiledikleri görülmektedir. Bu yüzden biz aşağıda İslâm’ın “hisse senedi değeri” ile ilgili yaklaşımını kısaca değerlendirmek istiyoruz:

Bir ortak şirketten ayrılmak istediğinde, şirketin malı bölünebilir nitelikte ise, kendine düşen pay mal olarak verilebilir. Bölünemezse, payına değer biçilir ve bu payını başkasına satabilir. Burada satılan şeyin, hisse senedinin kâğıdı değil, onun temsil ettiği mal varlığı olduğunda şüphe yoktur. Bu ilke korunmak suretiyle, hisse senedi alım-satımı caiz olur.

Bir de şirketin üretim ve ticaret alanının meşru bir alan olması gerektiğinde şüphe yoktur.

Ancak günümüzde kimi şirket ve holdinglerin 15-20 yıl önceden kalma hisse senetleri ile, temsil ettikleri mal varlığının değeri arasında uçurumlar meydana gelmiştir. Dağıtılmayan kârlarla şirket yeni fabrikalar kurmuş, yatırımlar yapmış, malını yüzlerce binlerce katladığı halde, bu servet genelde hisse senetlerine yansıtılmamıştır. Serbest piyasada nominal değerle bir kaç katına müşteri bulan senetler dolaşmaktadır.

İslâm’a göre, ortaklığın amacı kâr sağlamaktır. Yıl sonunda kâr hakkını isteyen tek ortak bile olsa, ona kâr payının verilmesi gerekir. Çünkü geçimi buna bağlı olabilir. Diğer ortaklar kâr almazsa, bu onların anaparalarına eklenir ve hisseleri büyümüş olur. Şirketlerin büyüyen malvarlığına yeniden değerleme yoluyla kıymet biçilerek, belli dönemlerde hisse senetlerine yansıtmak gerekir. Üzerinde bir milyon Tl. değer yazan, fakat 20 yıl önceden kalma bir hisse senedinin, bugün gerçek mal karşılığı, belki elli milyar lira tutacak yerde, bunu nominal değerle yüz katına, yani 100 milyon lira bedelle borsada satmak da çözüm için yeterli değildir. İslâm bu konuda mala dayalı daha gerçekçi çözümler getirmiştir.

Nitekim ileri ekonomilerde hisse senedinin gerçek değeri ile, şirketin mal varlığının değeri arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu durdum, “kayıt dışı ekonomik değerleri” de en aza indirmektedir.

Ancak şunu da belirtelim ki, yatırımcıyı kayıt dışı ekonomiye iten sebeplerin de yönetimce ortadan kaldırılması gerekir. Aşırı ölçüde kurumlar vergisi, KDV ve benzeri, aynı mal varlığından doğrudan veya dolaylı olarak tahsil edilen birkaç çeşit vergi, girişimcileri kayıt dışına itmektedir.

İslâm Konferansı Teşkilatı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi’nin girişimiyle 1988’de toplanan Borsa Semineri’nin sonuç bildirgesinde ve adı geçen Akademi’nin 1992’de Cidde’de yapılan VII. Dönem Toplantı’sında özet olarak şu karar alınmıştır: “Hisse senetleri, kâr ve zarara katılım bulunduğu için kural olarak helâldir, fakat bunların hükmü, çıkaran şirketin ticarî işlem ve amaçlarının meşru olup olmamasıyla yakından ilgilidir. Şirketin faiz, içki üretimi ve ticareti, karaborsacılık, hile, yalan ve aldatma gibi dinen haram vasıtalarla kazanç sağlaması durumunda, bunların hisse senedini alıp satmak ve bundan gelir elde etmek haram ve mâsıyete iştirak etmek olduğundan caiz olmaz.”( Komisyon, İlmihal, II, 450)

Ekonomisi güçlü ülkelerde faizin olumsuz etkileri açıkça görülmezken, Türkiye’deki olumsuz etkinin sebebi nedir?

22 May 2008

Yukarıda sözünü ettiğimiz emek-sermaye (mudarabe) ortaklığının 10. (M.) yüzyıldan itibaren “commenda” adıyla Avrupa’ya, 20. yüzyıl ortalarından itibaren de “Venture capital (risk sermayesi)” adıyla Amerika, Japonya ve Kanada gibi ülkelere geçtiğini belirtelim.( Hamdi Döndüren, “İslâm Bankacılığı ve Reform Önerileri”, İslâmî Araş. Der., c. VI, sy. 1, yıl, 1992; Çiller- Çizakça, Türk Finans Kesiminde Sorunlar ve Reform Önerileri, Neşr. İSO, İst. 1989, s. 152) Bu yöntem, adı geçen ileri ekonomilerde en son teknolojik yeniliklerin finansmanını sağlayan ileri bir finansman kullanma modelidir. Şöyle ki: ABD ve gelişmiş kimi ülkelerde bilim adamları keşif ve icat sayılan ve patent hakkı doğuran projelerini satıp devretmek yerine, “emek-sermaye ortaklığı (mudarabe)” yoluyla uygulamaya koymaya başlamışlardır. ABD. de 1957 de, böyle bir yatırımdan sermaye sahiplerinin 15 yılda anaparalarını, dolar bazında “beş bin katına”, 1961 yılında bilgisayar alanına yapılan bir yatırımda ise 5 yıl sonunda, anaparalarını “233 katına” çıkardıkları görülmüştür.( H. Döndüren, İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi, s. 98, 99)

Kısaca, halkın tasarruflarının faizsiz bir yolla doğrudan, yeni üretim ve istihdam alanlarına yatırılması yöntemi ileri ekonomilerin en belirgin özelliklerindendir. İslâm Bankacılığı uzmanı Ahmed en-Neccâr’ın tespitine göre, günümüzde ABD de “kâr-zarar” esasına dayalı finansman kullanım oranı %90’ları bulmuşken, faizli kredi yoluyla olan yatırımlar %10’lara kadar düşmüştür. Ülkemiz ekonomisinde ise bankacılık sektöründe, faizli kredi kullanımının %90’lar dolayında olduğu düşünülürse, tasarruf sahiplerinin, doğrudan istihdam alanı yaratacak alanlara değil de, aracılar eliyle rizikosuz rant alanlarına yönlendirildiği açıkça görülür. Anadolu’da 75 yıl kadar önceki Dolar-Türk lirası kuru ile, günümüz kuru arasındaki farkın nedeni de ortaya çıkar.

Sonuç olarak, ekonomik bakımdan kalkınmış ülkeler yeni dünya düzeninde faizli krediler yerine, risk sermayesi yöntemine yönelmiş bulunmaktadır. Bu model İslâm’ın yüzyıllar önce uyguladığı emek-sermaye (mudarabe) ortaklığından başka bir şey değildir.

İslâm’da yatırım için büyük krediler nasıl temin edilir?

22 May 2008

İslâm’da kısa vadeli ve küçük kredileri, karz-ı hasen yoluyla temin etmek mümkündür. Daha çok ticari olmayan ihtiyaçlar, dar ve sabit gelirlilerin kısa süreli sıkıntıları ve yine ticaretle uğraşanların geçici ve kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir.

İslâm’da uzun vadeli ve büyük krediler için “kâr ortaklığı” esası getirilmiştir. Çünkü karşılıklı yarar olmaksızın, varlıklı kimselerin birbirine sürekli yardımcı olması beklenemez. Mufâvaza, inan, mudârabe, vücuh ve sanayi şirketi gibi ortaklıklar İslâm’da her türlü ticari krediyi sağlamağa elverişlidir. Özellikle “mudarabe” İslâm bankacılığının da esasını teşkil eder. Mudârabe, emek-sermaye ortaklığı demektir. Bir taraf emeğini, teşebbüs gücünü ortaya koyar, sermaye sahipleri de finansman sağlar. Belli dönem sonlarında elde edilen kârı anlaşma oranlarına göre paylaşırlar.

İşletmeci, ortaklığa yalnız emeği ile katıldığı için kasıt, kusur veya ihmali olmaksızın meydana gelecek zarara yalnız emeğinin karşılığını alamama şeklinde katlanır. Zarar önce kârdan, bu yetmezse anaparadan karşılanır. Bir müteşebbis kişi veya kuruluş bir çok kimsenin tasarruflarını toplayıp ticaret işinde çalıştırdığı ve onlara kârdan pay dağıttığı zaman bir İslâm bankası modeli ortaya çıkmış olur.( bk. Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, s. 87 vd)

Tarımla uğraşanların da; ziraat ortakçılığı, bağ-bahçe ortakçılığı(müsâkât) ve ağaç dikimi ortakçılığı (mügârese) yöntemleriyle, bir taraf toprağını veya dikilmiş ağaçlarını, diğer taraf da emek ve sermayesini ortaya koyarak, çıkacak ürünü paylaşma esasına dayalı ortaklık kurabilirler.

İşletme için gerekli krediyi üçüncü bir kişi veya kuruluş vermek suretiyle, çıkacak ürünü üçlü paylaşım da olabilir. Köylüye verilecek tarımsal kredilerin, üründen pay alma yöntemiyle verilmesi durumunda, toprak bereketi yüzünden, faizin çok üstünde gelir elde etmek mümkündür. Bu ortaklık türlerinin ticaret ve tarım kesiminde uygulanarak test edilmesi ve istatistik bilgilerle denetlenmesi durumunda, daha net sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Ticaret ortaklığının delili nedir, kaç çeşit ortaklık vardır?

22 May 2008

Kur’an ve sünnette, “ortaklık” konusunu düzenleyen çok sınırlı bilgi vardır. Aşağıda bunların başlıcalarını vereceğiz. Bir âyette ortaklıkların en zayıf yönüne şöyle dikkat çekilir: “Doğrusu ortakların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Ancak iman eden ve salih amel işleyenler bunun dışındadır, bunların sayısı ise ne kadar da azdır!”( Sâd, 38/ 24)

Bir kudsî hadiste şöyle buyurulur: “Allah buyurur ki, iki ortaktan birisi, diğerine hainlik etmedikçe, ben onların üçüncüsüyüm. Onlardan biri diğerine hıyanet ederse, ben aralarından çekilirim.”( Ebû Dâvûd, Büyû’, 26)

İnsanlar İslâm’dan önce de birbirleriyle ortak işler yapıyordu. Nitekim Hz. Peygamber de, gençlik yıllarında Hz. Hatice ile böyle bir ticaret ortaklığı yapmış, bu işteki dürüstlük ve başarısı evliliklerinde etkili olmuştur. Hadiste şöyle buyurulur: “Hz. Muhammed, Peygamber olarak gönderildiğinde, insanlar ortaklık muamelesi yapıyorlardı. O, onları onayladı.”( Ebû Dâvûd, Büyû’, 35; A. İbn Hanbel, III, 367) “Şirkette, kârın paylaşılması ortakların belirlediği şartlara göre olur. Zarara katlanma ise sermaye oranlarına göredir.”( Zeylâî, Nasbu’r-Râye, III, 475)

Şirket ortaklarının belirleyip onayladıkları, İslâmî hükümlerle çelişmeyen “ana sözleşme maddeleri”, yöneticiler ve ortaklar için bağlayıcıdır. Çünkü mü’minin, verdiği sözlere ve yaptığı antlaşmalara, karşı taraf bozmadığı sürece uyma zorunluluğu vardır. “Ey iman edenler ! Akitlerinizi yerine getiriniz.”( Mâide, 5/ 1) ”Verdiğiniz sözü yerine getirin, çünkü verilen sözde sorumluluk vardır.”( İsrâ, 17/ 34) âyetleri bunu gerektirir. Hz. Peygamber’in şu hadisi, bu konuda genel bir ilkeyi belirler: “Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar. Ancak haramı helâl, helâli haram kılan şart bunun dışındadır.”( Buhârî, İcâre, 14; Tirmizî, Ahkâm, 17. Son cümle yalnız Tirmizî rivâyetinde vardır)

İslâm’da şirketler genel olarak mülk ve akit şirketi olmak üzere ikiye ayrılır. Mülk şirketi; miras, bağış ve vasiyet gibi bir yolla, birden çok kişinin bir mala ortak olmasıdır. Burada her bir ortak diğerinin izni olmadıkça, ortak malda tasarruf edemez.

Akit şirketi ise, sözleşme ile meydana gelen ortaklıklar olup, sekiz çeşittir.

Ortaklık Çeşitleri:

(1) Müfâvada ortaklığı:

İki ve daha çok kimse, aralarında tam eşitlik üzere,

şirket sözleşmesi yaparak, şirket sermayesi olabilecek bütün mallarını ortaklığa tahsis ettikleri halde, sermaye miktarları, kâr ve zarara katılma oranları eşit olarak belirlenmişse, böyle bir şirket türüne “müfâvada şirketi” denir. Bu şirket; kardeşler ve birbirine çok güvenen sermaye sahipleri arasında kurulabilen, hadislerde bereketinden söz edilen bir ortaklıktır.( bk. İbn Mâce, Ticârât, 83) Burada ortaklar birbirinin hem vekili ve hem de kefilidir.( bk. Kâsânî, Bedâyi’, VI, 60 vd. ; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, III, 369 vd) Bu, günümüzde uygulanan Kollektif şirketlerden daha güçlü bir şirket türüdür. Çünkü ortakların sorumluluğu, şirket sermayesi olabilen bütün mal varlıklarını kapsar.

(2) İnan ortaklığı:

İki ve daha çok kimsenin eşit veya farklı miktarlarda sermaye koyarak, ticaret yapmak ve elde edilecek kârı aralarında paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Burada ortaklar kârı, aralarında belirledikleri şartlara göre paylaşırlar, zarara ise ilke olarak sermaye oranlarına göre katlanırlar. Şirketin işlerini yürüten veya şirkette çalışan ortak, maaş yerine kârdan pay alabileceği gibi, yıl sonu kârına mahsûben avans niteliğinde maaş da alabilir. Şâfiîlere göre ise, şirkette çalışan kişi maaş karşılığında çalışır.

Ortakların payları şirketin tüm mal varlığı üzerinde olduğu için, dönem sonlarında yapılacak “yeniden değerlemelerle”, şirketin anapara ve kâr miktarını hesaplamak gerekir. Bu reel değerlerin “hisse senetleri” ne yansıtılması durumunda da gerçek bir piyasa, ya da borsa değeri ortaya çıkar. Başlangıçta anapara altın veya istikrarlı bir döviz olarak belirlenmişse, gerçek kârı hesaplamak güçlük doğurmaz.

(3) Kredi ortaklığı (Vücuh şirketi):

Sermayesi olmayan, fakat toplumda itibarı bulunan iki ve daha çok kişinin veresiye mal alıp peşin satmak veya mal pazarlamak yoluyla elde edecekleri kârı paylaşma esasına dayanır. Burada her ortak, zarar riskine katıldığı oranda kârdan pay sahibi olur.

(4) İş gücü ortaklığı (Sanâyî’ veya ebdân şirketi):

İki ve daha çok kimsenin mal ve sermaye yerine iş ve mesleklerini ya da teşebbüs güçlerini birleştirerek kuracakları ortaklık türüdür. İki müteahhidin ya da iki terzinin birleşerek, birlikte taahhüt işleri almaları durumunda, birinin aldığı iş diğerini de bağlar ve dönem sonu kârını paylaşırlar, zarar olursa ona da birlikte katlanırlar.

(5) Emek-sermaye ortaklığı (Mudârabe):

Bir tarafın iş gücünü, diğer tarafın sermayeyi koyarak oluşturdukları şirket türü olup, kârın paylaşılma oranları sözleşmeyle belirlenirken, zarara yalnız sermaye tarafı katlanır. Ancak zarar olursa, emek tarafı bir şey alamayacağı için onun da emeği boşa gitmiş olur. Zararın meydana gelmesinde işletmecinin (emek tarafı) kasıt, kusur veya ihmali (teaddî) olursa, onun da zarara katlanması gerekir. Mudarabe’de, sermaye sahibi; yapılacak ticaret çeşidi, yerle ilgili sınırlama ve süre koyma gibi bir takım şartlar koymuşsa, işletmecinin bunlara uyması gerekir. Ayrıca sermaye sahibi, işletmecinin anlaşma esaslarına uyup uymadığını her zaman denetleme hakkına sahiptir.

Günümüz finans kurumları emek-sermaye (mudarabe) ortaklığı esasına göre çalışmaktadır. Kurum, işletmeci (mudarib) sıfatıyla, yatırılan tasarrufları fâizsiz yollarla vade sürelerine göre işletip, dönem sonlarında elde edilen kârın yaklaşık %20 kadarını almaktadır. Geri kalan %80 lik bölüm de, para yatıranlara sermayeleri oranında dağıtılmaktadır.

(6) Ziraat ortaklığı (Müzâraa):

Bir taraftan arazi, diğer taraftan çalışma olmak üzere, çıkacak ürünün tarafların serbestçe belirleyeceği oranlarda paylaşılması esasına dayanır. Toprak sahibi ve işletmeci yanında, işletme masraflarını üstlenen üçüncü bir kişi veya finans kurumu ile birlikte de böyle bir ortaklık tesis edebilir. Bu takdirde tarım kredisini veren kişi veya kurum, faiz yerine, çıkacak üründen pay alacağı için bereketli ve helâl bir kazanç almış olur.

(7) Bağ-bahçe ortaklığı (Müsâkât):

Meyve bahçesi sahibi ile, bu bahçenin sulama ve bakım işlerini üstlenecek kişi arasında, elde edilecek ürünü paylaşmak üzere yapılan bir ortaklık çeşididir. Burada da üçüncü bir ortak olarak sermaye sahibi veya finans kurumu fonu devreye sokulabilir. Çıkan ürün paylaşılacağı, ürün olmazsa, ortaklar ürünü paylaşma oranlarına göre zarara katlanacağı için burada da fâiz söz konusu olmaz.

(8) Ağaç dikimi ortaklığı (Mugârase):

Meyvesi olmayıp, yalnız kerestesinden yararlanılan meşe, kavak, çam vb. ağaç türleri üzerinde de ortaklık sözleşmesi yapılabilir.( Geniş bilgi için bk. Hamdi Döndüren, İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi, İstanbul 1998)

Sonuç olarak, yukarıda belirttiğimiz şirket çeşitleri ve nitelikleri dikkate alınarak, müslümanlar arasında kurulacak bir ortaklıkta, şirket ana sözleşmesi hazırlanırken helâlı haram, haramı helâl kılacak maddelerin konulmamasına özen gösterilmelidir. Bununla birlikte günümüz ticaret şirketlerinde kâr dağıtımı, hisse senetlerinin değeri, alım-satımı, sermaye artırımı, şirketin yönetimi, faizli kredi kullanımı, holdingleşme, holdinge bağlı şirketlerin kendi aralarındaki ticaret ilişkileri, şirketin devri, fesih veya tasfiyesi gibi ortakların birbirinin hakkına tecavüz etmesine imkân veren muâmelelerin İslâmî hükmünü uzmanından sorup araştırmak, işadamının hedefi olmalıdır.<

Teminat mektubu almak ve buna dayanarak bir işi üstlenmek caiz midir?

22 May 2008

Gerek yurt içinde ve gerekse yabancı ülkelerde pek çok taahhüt işlerinin alınması banka teminat mektubuna bağlanmıştır. Banka, taahhüt yerine getirilmezse, miktarı belli olan bir bedeli, para olarak iş sahibine ödemeyi tekeffül etmekte, buna karşılık belli bir komisyon ve masraf almaktadır. Teminat mektubu yerine bunun bedeli olan parayı bloke ettirmek de mümkündür. Fakat bu bir yatırımcının tercih edeceği yol değildir. Karşı tarafın kabul edeceği kefil de gösterilebilir. Ancak büyük yatırımlarda böyle bir riski, en yakın hısım veya dost bile kefil olarak üzerine almak istememektedir.

Kısaca banka burada, miktarı belli bir meblağı, yatırımcı iş adamı adına bir çeşit kefil olarak üstlenmektedir. İslâm’da kefalet caizdir. Bunun bir bedel karşılığı olmaksızın yapılması asıldır. Çünkü kefalet, ecir kazandıran bir teberru ve tâat sayılan bir işlemdir.( Serahsî, Mebsût, XX, 120) Ancak günümüzde özellikle büyük meblağları bir teberru olarak, ahiret ecri için üstlenecek bir kefil bulma imkânı da kalmamıştır.

İslâm fıkhında kefâlet benzeri başka hizmetler de vardır. İmamlık, müezzinlik, Kur’an-ı Kerim talimi bunlar arasındadır. Nitekim ilk Hanefî müctehitleri İslâm’ı tebliğ nitelikli bu gibi tâat kabilinden olan hizmetlerin, bir bedel karşılığı olmaksızın yapılması gerektiğini söylemişlerdir. Fakat devir değişip, bunları meccânen yapan kalmayınca dinin ve toplumun zarara uğramaması için sonraki Hanefî fakihleri bu hizmetlerin devletten, vakıflardan veya kişilerden alınacak maaş veya ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler.( bk. Kâsânî, age, IV, 184; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, IV, 448; Ali Haydar, age, I, 919) Kefâlet de bir tâat olduğuna göre, teminat mektubu için alınan komisyon ve masrafları da diğer tâatler için alınan ücrete kıyas etmek mümkündür. Müslümanların teminat mektubu gerektiren bütün işlerden el çekmesi, problemi çözmek için yeterli değildir. Kısaca, bir müslüman teminat mektubu almak zorunda kalırsa, para karşılığı kefil tutmuş olur.

Selem akdi nedir?

22 May 2008

Para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan satım akdine “selem” denir. Satılan mal henüz mevcut olmadığı için akdin caiz olmaması gerekirken, ihtiyaç sebebiyle sünnetle meşru kılınmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden kim selem yaparsa miktarı belli bir ölçekte, miktarı belli bir tartıda ve belli bir vadeye kadar yapsın”( Müslim, Müsâkât, 128; Buhârî, Selem, 1, 2, 7; Ebû Dâvûd, Büyû’, 55) Buna göre selemin şartları şunlardır: a) Paranın peşin verilmesi, b) Malın ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan misli mal olması, c) Malın altın gümüş veya nakit para kabilinden olmaması, çünkü bunların veresiye satışında fazlalık veya nesîe faizi gerçekleşir. d) Malın cins ve nevinin belirlenmesi, e) Teslim tarihinin belirlenmesi.

Ancak günümüzde bazı selem muameleleri malın önceden çok ucuza satılmasına ve özellikle tarımla uğraşanların zarara uğramalarına yol açmaktadır. Aylar önce ürününü peşin para ile çok ucuza satan köylü, bu parayı verimli bir alana kullanamamakta, kimi zaman istenildiği kadar ürün alamadığı veya ürün telef olduğu için tarlasını satarak peşin aldığı paraları geri ödemeye çalışmaktadır. Burada aslı meşru olmakla birlikte selem kötü sonuçların doğmasına yol açmaktadır.

İslâm’da borçlu-alacaklı ilişkileri nasıl düzenlenmiştir?

22 May 2008

Gerek borç olarak alınan ve gerekse veresiye mal almaktan doğan borçların vadesinde ödenmesi gerekir. Ancak karz-ı hasende alacaklı dara düştüğü takdirde, alacağını vadesinden önce de isteme hakkına sahiptir. Çünkü çoğunluk fakihlere göre karzda vade şartı bağlayıcı değildir.

Ödeme güçlüğü içinde olan borçluya gerekli kolaylık gösterilmelidir. Âyette şöyle buyurulur: “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar süre vermek vardır. Bilirseniz, borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”( Bakara, 2/280) Ancak ödeme gücü olduğu halde, borcunu vadesinde ödemeyen kimse alacaklıya zulüm yapmış olur. Hadiste şöyle buyurulur: “Zenginin borcunu ertelemesi bir zulümdür.”( Buhârî, Havâle, 1, 2, İstikrâz, 12; Müslim, Müsâkât, 33; Ebû Dâvûd, Büyû’, 10; Tirmizî, Büyû’, 68) Alacaklı bu varlıklı kimseden alacağını mahkeme yoluyla zorla alabilir. Servetini gizleyip borcunu erteliyorsa cezası Allah’a aittir. Ebû Hanîfe’ye göre, borçlu borcundan dolayı hapsedilmemeli, bir ödeme plânı içinde ödemesi sağlanmalıdır.

Bir müslüman gerek ihtiyaç yüzünden ve gerekse yatırımlarını büyütmek, daha fazla mal alarak cirosunu arttırmak gibi amaçlarla borçlanabilir. Ödeme gücünü aşmayacak şekildeki borçlanmalar bir sakınca doğurmaz. Nitekim Hz. Peygamber de zaman zaman ihtiyaç yüzünden borçlanmıştır. Meselâ, bir Yahudî’den veresiye buğday satın almış ve zırhını rehin olarak bırakmıştır.( Buhârî, İstikrâz, 1, Büyû’, 14, 33, 37, 88, Selem, 6, Rehn, 1; Müslim, Müsâkât, 124-126) Yine bir bedevînin Hz. Peygamber’de üç yaşlarında bir deve alacağı vardı. Bu hayvana denk olanı bulunamayınca, onun yerine daha değerli olanın verilmesini emir buyurdu. Bundan çok memnun kalan bedevî şöyle dua etmiştir: “Sen bana hakkımı en güzel şekilde verdin. Allah da sana mükâfatını eksiksiz versin!”( Buhârî, Vekâle, 5, 6, İstikrâz, 13, 67, Hibe, 25; Müslim, Müsâkât, 122)

Ödemek niyetiyle borçlanan kimseye Cenab-ı Hak yardımcı olur. Ebû Hüreyre’(r.a)’ın naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Kim ödemek niyetiyle borçlanırsa, Allah onu bu borcu ödemeye muvaffak kılar. Kim de başkasının malını telef etmek niyetiyle alırsa, Allah onu telef ettirir, ödemeye muvaffak olamaz.”( Buhârî, Zekât, 18, İstikrâz, 2; İbn Mâce, Sadakât, 11; A. İbn Hanbel, II, 361)

Borçlanmada niyetin önemi Ebû Ümâme (r.a)’ın naklettiği şu hadiste daha açıktır: “Bir kimse ödeme için borçlanır, fakat borcunu ödeyemeden ölürse, Allah onun borcundan vazgeçer ve istediği bedeli vererek alacaklısını razı eder. Buna karşılık ödeme niyeti olmaksızın borçlanan kimse, borcunu ödemeden ölürse, Yüce Allah ondan alacaklıların hakkını alır.”( Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Terc., 7. baskı, Ankara 1984, VII, 273)

Ancak bu dua ve sakındırmalar, İslâm’da borçlanmanın caiz olmadığı anlamına gelmez. Borçlanmada ölçünün kaçırılmaması ve ödeme gücünü aşacak borç yükü altına girilmemesi istenir. Nitekim peygamberlikten sonra en şerefli makam olan şehitlikte, şehidin bütün günahları bağışlandığı halde borçlarının bunun dışında tutulması, İslâm’ın kul haklarına ne kadar önem verdiğini gösterir.

Senet veya çek kırdırmak caiz midir?

22 May 2008

Senet veya çek başkasında olan bir alacağı sağlama bağlamak için birer teminattır. Vadeli borçlanmaların yazıyla tespit edilmesi Kur’an’ın emridir: “Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman bunu yazınız.”( Bakara, 2/282)

Senet veya çek kırdırma vadesinden önce üzerindeki miktardan daha az peşin bir bedelle bu senet ve çeki başkasına ciro etmektir. Bir borcun ödenmesi veya vadeli mal alımında kendimize veya başkasına ait olan fakat bize havale edilmiş bulunan senet veya çeki kullanmak mümkün ve caizdir. Çünkü senet veya çekin arkasında imzası bulunanlar, birbirinin kefili olarak müteselsil borçlu sayılmaktadır. Ancak senet veya çekin parasını önceden eksiği ile alıp onu devretmek cirodan farklı bir muameledir. Bu yüzden de faizdir.

Mesela, 100 milyon liralık 6 ay vadeli bir çeki bankaya kırdıran kimse, banka aylık %5 faiz uyguluyorsa peşin olarak sadece 70 milyon lira teslim alacaktır. Burada banka 30 milyon lira faizi peşin olarak kesecektir. Banka vade sonunda çek borçlusundan 100 milyon lirayı tahsil edecektir.

Ancak borçlu, senet veya çek alacaklısına erken ödeme yapmak suretiyle indirim yaptırabilir. Asıl borçlu ve alacaklı arasında bu, senet kırdırma hükmünde olmaz.

İmam Malik, Emevîler döneminde çek kırdırmaya benzer bir olayı şöyle nakleder: Mervan İbn Hakem devrinde bir çeşit çek çıkmıştı. Halk bunu, karşılığını almadan birbirine üzerinden yazılı olandan daha ucuza satmaya başladılar. Zeyd İbn Sâbit (r.a) bazı sahabîlerle birlikte Mervan’a giderek: “Faiz ile alış veriş yapmayı mübah mı kılıyorsun?” dediler. Mervan, “Allah’a sığınırım, bu ne demektir?” dedi. Sahabîler: “Halk karşılığını almadan bu çekleri satıyor” dediler. Bunun üzerine Mervan bu çekleri halkın elinden toplattı.( Mâlik, Muvatta’, Bey’, 397)

Osmanlı imparatorluğu uygulamasında memurların beytülmalden veya vakıflardan aldıkları maaşa “camekiye” denilirdi. Bazı memurlar ihtiyacından dolayı daha vakti gelmeden maaş çekme hakkını daha düşük bir para ile satmaya başlamıştı. İbn Âbidîn bu konuda şu fetvayı nakleder: “Alacaklı alacağını, borçlusundan başka bir kimseye satamaz.”( İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Beyrut, t.y., IV, 14)